Address Is Approximate

31 Oca 2012 In: hoş

Address Is Approximate from The Theory on Vimeo.

Hiçbir şey boşa veya boşuna degil....

3 Oca 2012 In: hoş, öneri

Yaşamınız süresince yaptıgınız hiç bir şey(!) boşuna degil.

 

Bir şey yapmak için aldıgını karar aslında tıpkı bir şirket idare eder gibi iş dünyasında yöneticilerin işleri kendi hedefleri doğrultusunda yürütebilmeleri için gerçekleştirdikleri, alternatif çözümler arasından çözüm önerileri seçme ve yönlendirmeler olarak görülmektedir.

"Yolun ucunun nereye varacagını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir, sen sadece atacagın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün gerisi zaten kendigilinden gelir.

Hayatınızındaki belirli bir amaç doğrultusunda binlerce çözüm arasından en iyisini seçmektir karar vermek. Verilen kararların etkilerinin hemen görülmesi söz konusu olmayabilir. Bazen aylar sonra, çok önceden verilmiş bir kararın etkisi kendisini gösterebilir. Yani verilecek olan kararlar, sadece bugünü değil geleceği de düşünerek verilmelidir. Verilen kararların sürekli iyi sonuçlar vermesi beklenemez. O nedenle karar kavramının içinde aynı zamanda sorumluluk ve risk almak da söz konusudur.

Sorumluluk + Risk ->  Karar -> Sonuç  

Kişi/yöneticiler bu riski en aza indirgemek için birçok bilgiyi analiz etmek, hatta bazı denemeler yapmak ve kararın gelecekteki etkisini görebilmek durumundadırlar. Bunlara ek olarak verilen kararların vazgeçilmez unsurlar olarak görülmemesi gerektiğini de eklemek gerekiyor. Çünkü kararlar zaman içinde değişmek durumundadır. İçinde bulunulan ortam, ürünün nitelikleri, müşteri nitelikleri, sektör hareketleri vb. gibi birçok nedenden dolayı etkin olan kararlar geçersiz olabilir ve değiştirilmesi gerekebilir. Bu, yaşamınız boyunca sürekli karşılaşacagımız bir durumdur. 

"Hakiki Allah aşıgı bir meyhaneye girdimi orası ona namazgah olur,
ama bekri aynı namazgaha giridimi orası ona meyhane olur,
şu hayatt ne yaparsak yapalım , niyetimizdir fark yaratan
suret ile yaftalar degil.

 

 

----~Taslaktır 03.02.2012 

Stay Hungry Stay Foolish ~steve jobs

8 Eki 2011 In: hoş, öneri
Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. Stanford Üniversitesi mezuniyet töreni. 12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici.
 
"Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an! 
 
Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.
 
İlki noktaları birleştirmekle ilgili.
 
İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?
 
Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.
 
Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmamgerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.
 
Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.
 
Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.
 
Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.
 
Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Bir şeye güvenmelisiniz – tanrıya, cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi bir şeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.
 
İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.
 
Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.
 
Ardından kovuldum.
 
Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.
 
Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.
 
O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.
Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.
Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.
Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.
 
Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.
Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın.
 
Üçüncü hikayem ölüm hakkında.
 
On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:
 
“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”
 
Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.
 
İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları – tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.
Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.
 
Bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti.
 
Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.
Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.
 
Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.
 
Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki her şey ikinci planda.
Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.
 
Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.
 
Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:
 
Aç Kalın, Budala Kalın.
 
Hepinize çok teşekkür ederim."
Steve Jobs.

HTC HD2 de Android

3 Tem 2011 In: hoş

Nihayet kurdum, ve kesinlikle önerim androide geçmeniz yönündedir. WM 6.5 ile çektigim resmen eziyetmiş.

Android versiyonu için uzun araştırmalarım sonunda [ROM] HTC HD2 Leo MIUI.us Presents MIUI 1.7.1 Pure English [AOSP] a karar verdim.

Buradaki yönergeleri izledim adım adım hiç bir sorun olmadı http://forum.xda-developers.com/showthread.php?t=1117787 

HTC HD2 ye Android kurmak için bu linki kullanabilir ve kurabilirsiniz.

 

Şimdi marketi ve uygulamalarını keşfetmeye başlayacagım. 

 

 

 
 
htc hd2 android

Tüm sample videolar...

24 Haz 2011 In: hoş

Süper bir kaynak ne isterseniz var.

 

HD
FullHD
THX 
DTS

 

http://www.demo-world.eu/trailers/ 

Harika Bir Oyun...

25 Ara 2010 In: hoş

Zenginlik

15 Eyl 2010 In: hoş, ipucu

Zengin biri ile orta sınıftan biri arasındaki en büyük fark para hakkındaki düşüncelerinde görülüyor.

 

Orta sınıfa mensup bir kişi, gelecekte karşısına çıkabilecek belirsizlikler nedeniyle hep kaygı duyarken bu duygu onu parasını korumaya ve biriktirmeye itiyor.

 

Bunun tersine zengin olan kişiler özgür ve rahat kararlar alıyor. Para biriktirmek onlar için de önemli olmasına rağmen, bu kişiler zihinsel enerjilerini çoğunlukla insanlara hizmet etme ve problem çözmeye yönlendiriyor.

 

Bunun yanında iki kesim arasında en çok şu düşünce farklılıkları göze çarpıyor:

 

- Orta sınıf tasarrufa, zenginler kazanmaya odaklanıyor.

 

- Orta sınıf çok çalışmakla servet elde edileceğine, zenginler ise aynı sonuca alınan risklerle ulaşılacağına inanıyor. 

 

- Orta sınıf paranın emek gücüyle kazanılacağını, zenginler bunun düşünsel taraftaki başarıyla geleceğini düşünüyor.

 

- Orta sınıf parasının biteceği endişesi yaşarken, zenginler daha fazla para kazanmanın yolları arıyor.

 

- Orta sınıf para konusuna duygusal bir açıdan bakarken, zenginler bunu mantıksal yoldan yapıyor.

 

- Orta sınıf zengin olmanın kendilerinin kontrolünde olmadığını düşünürken, zenginler bunu yapabilecek gücün insanın içinde var olduğunu fikrine sahip.

 

- Orta sınıfta loto mantığı hakimken, zenginlerde mantıklı hareket öne çıkıyor.

 

- Orta sınıf içinde bulunduğu ekonomik durumdan kurtarılmayı beklerken, zenginler kimsenin gelip onları kurtarmayacağını biliyor.

Mutlak Okunmalı

12 Ağu 2010 In: hoş

Kesinlikle  okunmalı 

Emin Hitay’ın Yenilikçi Bir Girişimcilik Öyküsü

Yenilikçi Bir Girişimcilik Öyküsü

“İşte o an herşey yeniden başladı.” Benim hayatımda, yenilikçiliğin, aldığım yenilikçi kararların önemini anlatan en güzel cümlelerden biri budur. Sıfırdan başladığım 26 yıllık girişimcilik hayatımda, yenilikçi düşünce sistemi ve bu doğrultuda alınan kararlar, hayata geçirdiğimiz iş fikirlerinden pazarlama stratejilerine, yarattığımız katma değerden kurduğumuz işlere kadar tüm iş hayatımın temelini oluşturdu.

Bazen bana “Nasıl yenilikçi olunur” diye soruyorlar. Doğrusunu isterseniz, reçetesi ya da ilacı yok. Hayata öyle bakar, öyle yaşarsınız. Yenilikçilik bir hayat tarzıdır, vizyon meselesidir. Tepeden en alt kademelere kadar, etkileşimli olarak yayılır. Ama aynı zamanda risk alma cesareti, özgüven, sebat ve disiplindir.

Yenilikçi olursanız, hayat her zaman yeniden başlayabilir. Hangi yaşta, hangi koşulda olursanız olun! “Neden olmasın” diyerek herşeye yeniden başlarsınız. Tüm hücrelerinizde, yüreğinizde hisseder, uyurken bile bunu planlarsınız. Zamanla kimsenin görmediğini görmek, kimsenin yapmadığını yapmak, bilinmeyeni, hayatı kolaylaştıran herşeyi düşünmek üzerine bir düşünce sistemine sahip olursunuz. Ve arkası zaten kendiliğinden gelir.

Ama yenilikçi düşünce sistemi, tek başına “mucizeler” yaratmaz.
Aynı zamanda, “Hatalar Üniversitesine de kaydınızı yaptırmış olursunuz”.
Ve altın kural: Hayat; ödülü hak edene verir, hak etmeyenden alır.

Tüm bunları birleştirdiğinizde, bunu başarma gücüne eriştiğinizde, “şapkadan fil çıkarmaya” başlarsınız.

Ben size, formüllere ve reçetelere girmeden, 30 yıllık bir iş hayatından çıkan “yenilikçi düşünce sistemi” modelimi, farklı dönemlerde yeniden başlayan hayatımı tecrübelerimle aktarmaya çalışacağım.

ZORLUKLAR YENİLİKÇİ DÜŞÜNCENİN TEMELİDİR!

Ben, Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Pazarlama Bölümü mezunuyum. Hayatıma dönüp baktığımda “İşte o an herşey yeniden başladı” diyebileceğim ilk dönem, bu okula girdiğim günlere rastlar.

16 yaşındayken, insan hayata daha da cesur bakıyor. Liseyi Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum. Doğrusu çok ders çalıştığım söylenemezdi. Ama hiç sınıfta kalmadım. Son sınıftayken, bir gün, cebir-geometri hocamız İsmet Hocanın bir sorusuna, şakanın dozunu biraz kaçırarak cevap verdim. O an hepimiz tabii ki güldük. Fakat bu şakanın sonucu, tüm hayatımı etkileyecek bir dönüm noktası oldu. Hocama kendimi affettiremedim, bütünlemeye kaldım. Bütünlemeye kalınca da nasıl olsa hocayla takıştığım için sınıfta kalacağım ve bir yıl daha vaktim var diyerek, ÖSS’ye hiçbir amacım olmadan girdim. Tercihlerimi rastgele yaptım. Fakat işler düşündüğüm gibi olmadı. O yıl kaldığım iki dersten biri olan Cebir’den geçip Geometri’den kaldım. Tek dersten kalanlar için Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarihinde ilk kez bir af çıktı, mezun oldum. Ve mezun olduğumda da 30 tercihten 27. tercihim olan Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazanmıştım. Kendi kendime şöyle düşündüm: “Tamam o zaman Emin, İzmir’e gidip, akrabalarının yanında birkaç ay zaman geçirir, geri döner, sonra da yeniden sınava girersin. Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanır, okula başlarsın.” Doğrusu o ortamda iyi bir plandı. Kendime güvenim de tamdı. Bugün geriye dönüp baktığımda “İyi ki gitmişim” diyorum. Ege Üniversitesi ve İzmir’e gidişim, hayatıma yön veren bilgi ve tecrübeyi kazandığım, çok şey öğrendiğim bir okul ve yaşam kesiti oldu.

Fakat hayat, her zaman planladığınız gibi gitmiyor.

18 yaşında, babamın ani vefatıyla hayatımın rotası değişti. Okula devam edip biran önce bitirmek, bu sırada geçimimi sağlamak ve bir an önce hayata atılmak zorundaydım.

Hayatta yaşanan zorluklar, kimi insanları yenilikçi düşünmeye, girişim yapmaya, fırsatları kollamaya yönlendirir. Beni bekleyen zorluklar, yenilikçi düşünce sisteminin temellerini oluşturdu. Ve bir yaşam biçimi haline geldi.

İşte o an, herşey yeniden başladı.

İzmir’de teyzemin evinde kalırken, suların üst katlara ulaşmamasından şikâyet ediliyordu. Gazete ilanlarından araştırarak bu sorunun çözümüne yönelik bir şirkette iş buldum ve bir süre hidrofor sattım.

Daha sonra, bana göre geleceğin sektörü olduğunu düşündüğüm Bilişim sektörünün içinde bulunmayı hedefleyerek Ege Üniversitesi Hesap Bilimleri Enstitüsü’nde (Şimdi Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü) sistem operatörü olarak çalışmaya başladım. Artık bir devlet memuruydum. Sabah okula gidiyor, öğleden sonra işe gidip gece yarısına kadar sistem operatörü olarak çalışıyordum. Derslerimde de çok başarılıydım. Çoğu dersten sınavlarda A alarak 2.5 yılda, kredi sistemi olan okulumuzdan mezun olacak seviyeye geldim. Fakat tez ve devrim tarihi için 1.5 yıl beklemem gerekiyordu. Bu 1.5 yılı farklı programlama dillerini öğrenerek geçirdim. Beni Ankara ve İstanbul’a kurslara gönderdiler, sertifikalar aldım. Deli gibi çalışıyordum, öğrenmeyi çok istiyordum.

Dolayısıyla 3 yıl boyunca eğitimi ve iş tecrübesini birlikte yaşadım. Çok şey öğrendim ve daha çok şey öğrenmek için İstanbul’a döndüm. Onları hiçbir zaman unutmadım. Ve bugün de Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği yönetimiyle ilişkimiz, işbirliklerimiz aynı heyecanla devam ediyor.

DİSİPLİN VE SEBAT OLMADAN YENİLİKÇİ OLUNMAZ!

Yenilikçi düşünce sisteminin, yenilikçi kararların temelinde, cesaret, sebat ve disiplin olduğunu söylemiştim. İşte bu altyapının kurulması, benim hayatımda sekiz yıllık bir dönemi kapsar. Bu süreç, aynı zamanda hatalar üniversitesinde de birinci dönemimdir. Yenilikçi düşünce yapısına sahipseniz, zaman zaman kaybetmeyi, hatalarla birlikte yaşamayı, onlarla büyümeyi de öğrenmelisiniz!

Dolayısıyla, istediğiniz kadar yenilikçi olun, eğer aynı zamanda iyi bir işadamı kafasına sahip değilseniz, bu özelliğiniz hiçbir zaman bir işe yaramaz. Hatta size zarar da verebilir. Benim hayatımdaki sekiz yıl, ticareti öğrendiğim, sabrettiğim, önemli tecrübeler elde ettiğim, değerli bir dönemdir. İşadamlığımın temeli de bu dönemde atılmıştır.

İzmir’den İstanbul’a döndükten sonra, Silkar Holding’e bağlı Silkar Elektronik Bilgi İşlem Merkezi’nde (SEBİM) çalışmaya başladım. Bu şirket, hem Silkar Holding’e bilgi işlem konusunda destek veriyor hem de başka şirketlere servis büro tarzında hizmet veriyordu. Tabii o zaman yapılan işler, bugünkülerle kıyaslanamaz;muhasebe kayıtları, defterlerin bilgisayara geçirilmesi, bilgisayardan print alınması, bordroların basılması vb. Aldığım ilk iş Basf-Sümerbank projesiydi. Bir yıla yakın çalıştım ve projeyi bitirdim. Sonra ikinci projeyi verdiler, ama ben onlara cevap olarak istifa edeceğimi söyledim. Hayalim serbest çalışmaktı, kararım da kesindi. Sermayem yoktu, hedeflerim büyüktü. Hangi alana yönelmek istediğimi bilmiyordum. Ama kararlıydım. İş hayatına erken atılarak kat ettiğim dört yıl, bana hayattan ne istediğimi görmem için iyi bir tecrübe kazandırmış, vizyonum genişlemişti.

Yaş 22, sene 1980! İş hayatında dört yıllık tecrübeye sahip bir girişimci adayı.

Ve işte o an, herşey yeniden başladı.

Bu arada şunu önemle belirtmek isterim. Hayatta başarı için en önemli faktörlerden biri istemektir. Ama, hücrelerinde hissederek istemek. Gerçekten ve içten isterseniz her istediğiniz olur. Ben, bazı önem verdiğim hedeflerimi cep telefonuma karşılama selamı olarak veya hergün göreceğim şekilde ajandama sabahın en erken saatine yazarım. Hergün hatırladığınız istek ile beyniniz uyku sırasında bile sizin isteklerinizi yerine getirmek için gereken zemini hazırlamak için çalışır. Yürekten isteğin karşısında hiç bir kuvvet duramaz.

Başlangıçta şirket kuramadım, param yoktu. Bana kalırsa bunun bir önemi de yoktu!

Rahmetli babam, tekstil piyasasında çalıştı yıllar boyunca. Demirkapı’da makinelerimiz vardı, Sultanhamam’daki bir handa, küçük mağazamızda toptan satış yapardı. Çocukluk ve ilk gençlik dönemimde, yazları bir iki ay onunla işe giderdik. Dolayısıyla sektöre aşinaydım.

Sultanhamam piyasasındaki tüccarlara gittim. Orada, büyük tüccarlardan biri ile konuşarak onların fason kumaş işlerini yürütmeye başladım. Bana iplik veriyorlardı. Ben o ipliği dokuma tezgâhlarına dağıtıyordum. Metre başına para alıyordum. Hesapları tutuyordum. Bu “gerçek ticaretti”. Doğrusu verdiğim hesapların hiçbirinde 1 lira bile hata olmuyordu.

Bir gün Halit Bey’in fabrikasına yeni işleri konuşmak için gittim. Orada makineler gördüm, paslanmış, kenara atılmış… Ama hepsi çok değerli… Zamanında işçiler grev yapmış, onlar da fabrikayı kapatmışlar. Makineler durdukça çalışmaz hale gelmiş. “Bunları bana verin, çalıştırırım” dedim, kabul ettiler. Çalıştırdıktan sonra piyasaya fason üretim yapacak ve onlara da kira ödeyecektim. Daha önceki kumaş fason işlerini takipten biriken biraz da param vardı.

İşte o an, herşey yeniden başladı.

Topçularda bir atölye tuttum. Yer ucuz olsun diye hanın üçüncü katından tutmuştum, bu yüzden makineleri ceraskallarla yukarı zorlukla çıkarmıştık.

Ne demiştik? Cesaret, sebat ve disiplin! Haftalarca Kuzguncuk’tan 06:45 vapuru ile Eminönü’ne, oradan otobüsle Topçulara gittim. Tuttuğum iki işçiyle birlikte mazot ve tinerle o makineleri birlikte temizledik. O günlerde kendimi ve iş programımı son vapura yetişecek şekilde ayarlamam gerekiyordu. Şayet işim uzar, son vapuru kaçırırsam, Üsküdar’a geçer, oradan yürüyerek Kuzguncuk’a giderdim. Çünkü her şeyim hesaplı ve kısıtlıydı.

Ve o makineler ayağa kalktı!

Sonra Sultanhamam’a gittim, bu yuvarlak örgü makinalarına fason işveren tüccarlarla anlaştım. Onlar bana ipliklerini verdiler, ben onlara dokuyup kilo bazında kumaş verdim. Kilo başına para alıyordum. Yuvarlak örgü makinası işini bilenler bilir, makine bir iğne taramaya başlayınca peş peşe yüzlerce iğne kırılıyordu. O günün bütün hâsılatı iğnelere gidiyordu. İğne pahalı, aslında parayı ben değil iğne ithalatçısı kazanıyordu. Markasını gayet iyi hatırlıyorum, o Groz Beckert marka iğnelerin kutuları bana o günlerde mücevher kutusu gibi geliyordu.

Derken askere gittim. Bu sıralarda örgü kumaşların ihracatı nedeniyle makineler oldukça değerlendi. Ben askerdeyken haber geldi; makine sahibi ‘Makineleri ya alın ya da satalım’ diyordu. Tabii bende alacak para yok, makineler satıldı. Bana da o sekiz makineden en eski model iki tanesini, makineleri ayağa kaldırdığım için ödül olarak bıraktılar. Kırılmıştım, ama şimdi değerlendirdiğimde oyun kuralına göre oynanıyordu. Ben böyle bir davranışı hak etmediğimi düşünüyordum, konuya duygusal yaklaşıyordum. O benim ilk şirketimdi çünkü… O makineleri de -niye öyle karar verdim hala bilmiyorum- bu işi yapan bir yere üçüne beşine bakmadan sattım. Parayı alıp, kendime ikinci el, 1976 model, lacivert renkte Renault 12 aldım. Yıl 1982.

Başak Sigorta’dan acentelik aldım. Akmasa da damlıyor, bir şekilde geçiniyoruz. Ama tabii o işte uzun vadeli düşünmezsen ne uzar, ne kısalırsın. Aynı zamanda küçük partiler halinde iplik alıp satmaya başladım. Sigorta ve iplik ticareti!

Derken, tekstil sektöründe büyük sanayicilerden birinin yakın arkadaşı için iplik ticareti yapması amacıyla şirket kurdurmak istediğini, arkadaşının yanına işleri yürütecek birini aradıklarını ve beni önerdiklerini öğrendim.

Çalışkan, genç biri olduğumu ona aktarmışlar. İşleri tamamen benim yürütmem karşılığında, para vermeden o şirkete yüzde 20 ortak olabileceğimi söylediler. Bu teklif hoşuma gitti, kabul ettim. Alım, satım, tahsilât, ödeme gibi her konuyla ben ilgileniyordum. İki depocumuz, bir sekreterimiz vardı. Bu iş üç yıl devam etti. Sonra bizim şirketimize iplik veren firma sahibi ile ortağımın arası açılınca bize iplik sevkiyatı durdu. Sabahtan akşama kadar boş oturmaya başlamıştım. İkisinin aralarındaki sorunlarını çözmesini dört ay bekleyebildim. Sıkılmıştım, çalışmadan duramazdım. Ortağımın, ‘İşler düzelecek, ileride 50-50 ortak oluruz’ önerisine rağmen ortaklıktan ayrıldım.

Kendime daha küçük bir yer tuttum. İplik toptancılığına başladım. Elimdeki para bitti, üstüne bir de borçlandım. O zaman 20 milyonluk bir senet imzaladım. Küçük çapta iplik alıp satmaya başladım. İşler devam ediyordu. Kendime güvenim çok fazlaydı. Oradan oraya koşturuyorum. Ofisimi, depomu da tutmuşum, adamlarımı almışım, işlerim devam ediyordu. Para da kazanıyorum.

Ve işte o an herşey yeniden başladı.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNE SAHİP İNSANA RAHAT BATAR

Yenilikçi düşünce sistemine dayanan bir yaşam biçimine sahip olduğunuzda ve bunu tercih ettiğinizde, size rahat batar. Gözünüz daima yeni fırsatlarda, yeni işlerdedir, zamanınızın bir kısmında mutlaka gelecekte yaşarsınız. Fark yaratarak, farklı yoldan giderek kazanmak, zoru başarmak istersiniz. Herkesin yaptığı işleri yapmak sizi kesmez. Yerinizde duramazsınız. Günlük hayatınız da bu düzene uyum sağlar.

Aslına bakacak olursanız; hayatınız boyunca iyi bir yenilikçi karar ve girişimin getirileri ve katma değeriyle de yaşayamazsınız.

Başarıya ulaşan yenilikçi kararların dört önemli unsura bağlı olduğunu düşünüyorum: Vizyon, eylem, değer yaratmak ve sürdürülebilirlik.

Vizyon sahibiyseniz iyi bir iş fikriniz olabilir. Ancak fikirleriniz bugünün on adım ötesindeki değil bir adım ötesindeki işler için pratikte geçerli olur. İnsanların 15 sene sonra adapte olup kullanacağı bir ürün veya hizmet için bugünden yatırım yapılmaz. Bu tür yatırımları sadece büyük grupların veya devletin AR-GE bütçeleri ile gerçekleştirmek mümkündür. Fikir tek başına yetmez, onu beyninizde olgunlaştırıp proje haline getirdikten sonra eyleme dönüştürebilecek cesaret ve güce sahip olmalısınız. Fikir dediğiniz ışık hızıyla beynimizde üretilenlerdir. Ama bir söz vardır; ’söylemesi kolay, yapması zor’ diye. Eyleme dönüşmeyen veya dönüştürülemeyen bir fikrin hiç bir önemi yoktur. Nasıl ölçümleyeceksiniz başarıyı?

Fikrin er meydanı eylemdir! Onun uygulamaya geçirilmesidir. Fakat iyi fikir, her zaman eyleme dönüştüğünde, değer yaratan bir iş oluşmaz. Buna da dikkat edecek, fizibilite çalışmalarınızı yapacaksınız. Satacağınızı önce kendiniz alır mıydınız? Bunu düşüneceksiniz. Eyleme geçirdiğiniz fikir veya olgunlaştırdığınız projenizden değer yaratmanız, yani bu işi paraya çevirebilmeniz gerekir. Bu da yetmez, işiniz “sürdürülebilir” olmalı. Kısa bir süre sonra arkanızdan gelenlerin sizi yok edeceği, eskiyen, güncelliğini yitiren bir iş fikrine sahip olmayacaksınız. Ve eğer kısa zamanda çok iyi para kazandıysanız; rehavete kapılmayacaksınız. İşinizi ve kendinizi güncelleyeceksiniz.

Size iki örnek vereceğim. Birincisi Motorolanın “Iridium” projesi… Bildiğiniz gibi, bu projede uydu kanalı ile dünyanın her yerinden cep telefonu ile görüşme imkanına sahip oluyordunuz.

Fikir çok güzeldi. O dönemin cep telefonlarından biraz irice bir mobil telefonla, dünyanın her yerinden, istediğiniz yeri arayabiliyordunuz. Okyanusun ortasından, Everest’in tepesinden… Ne güzel değil mi? Bu proje hayata geçirildi. Yani vizyon ve eylem kısımları başarıyla geçilmişti. Sıra değer yaratmada, yani işi paraya tahvil etmede! İşte burada başarısız oldular. Neden? Çünkü bu telefonlarla arabanızın içinden konuşamıyordunuz. Binaların içindeyken konuşamıyordunuz. Kafanızı pencereden dışarı çıkarıp uydunun telefonunuzu görmesini sağlamanız gerekiyordu! Hedeflenen 32 milyon abone iken 15.000 abonede takıldılar.

Sonuç: Bu proje, beş milyar doların battığı başarısız bir yatırım olarak tarihin derinliklerine gömüldü. Yani dört unsurdan üçüncüye fena halde takılmışlardı.

Peki vizyon, eylem, değer yaratma, sürdürebilirlik dörtlüsünden dördüncüsüne takılanı kim? Polaroid!

Hepimiz Polaroid fotoğraf makinelerini biliyoruz. Çektiğiniz fotoğraf anında ıslak bir şekilde makinadan çıkar. Biraz beklersiniz, fotoğraf netleşir. İşte çektiğiniz fotoğraf karşınızda… Yok öyle fotoğrafları çekip 36 poz bittikten sonra tab ettirmek. Anında görüntü. Muhteşem bir vizyon değil mi? Bu vizyon eyleme dönüştü ve çok rağbet görerek, üçüncü aşamamız olan değer yaratmada harikalar yarattı. Bir de sarf malzemesini, yani çektiğiniz filmleri de Polaroid üretiyor ve satıyordu. Gelelim dördüncü aşamaya, sürdürebilirlik. İşte onlar da burada takıldılar. Bu başarısızlık yarattıkları değeri de kaybetmelerine neden oldu.

Neden? Dijital devrimi öngöremediler! Şu an elinizdeki cep telefonundan bile fotoğraf çekip, anında dijital olarak istediğiniz kişiye gönderebiiyorsunuz. Fakat bunu öngörüp, kendilerini yenileyemediler. Dijital devrimi ıskaladılar, inatla direndiler ve çok zor bir döneme girdiler.

Oysa Polaroid isteseydi, bugünün en iyi dijital kamera üreticilerinden biri olabilirdi.

Belki de beni sürekli olarak farklı alanlara sürükleyen, arayışlara yönelten güç de buydu.
Tekstil sektöründe işler yolundayken, Türkiye’de daha “teknoloji” kelimesini kullanmak bile yenilikçilikken, doğru dürüst PC yokken, beni “Otomatik Tanımlama ve Veri Toplama” gibi daha önce hiç duyulmamış bir sektör yaratmaya, pazar açmaya zorlayan da bu dört önemli unsurdu.

Bugün bu sektörde yaptıklarımıza “Mobil çözümler” diyoruz.

Yıl 1988. Eski ortağım Alphan ile Exim’i kurduk.

1980′de bıraktığım bilişim sektörüne dönüş yapmak istiyordum, kan çekiyordu. O da işinden ayrılmıştı. Bir gün görüştük, ‘Birlikte bilişim sektöründe bir iş yapalım’ dedik. Ama ne yapacağımız konusunda bir fikrimiz yoktu. Bir yerlerden başlamak oldukça güçtü. O dönemde küçük bir pazar olan bilişim sektörü, büyük grupların elindeydi. Şansımız çok düşüktü. Farklı bir iş yapmamız, niş bir alana yönelmemiz gerekiyordu. Araştırmaya başladık.

Ege Üniversitesi Hesap Bilimleri Enstitüsü’ne gelen broşürlerden niş alanı seçtik. Dünyada bile yeni gelişmeye başlamış olan OT/VT teknolojileri konusunda faaliyet gösterecektik. Telxon diye elde taşınabilen veri toplama terminalleri pazarında faaliyet gösteren ve konusunda lider olan bir firmanın Türkiye temsilciliğini almak için başvuru yapmaya karar verdik. Bu firmanın Avrupa operasyonu Brüksel’den yönetiliyordu. Başında da Carl Caekeart adında bir yönetici vardı. Karşılıklı yazışmalar sonucunda Türkiye’ye gelmeye karar verdi.

Yeşildirek karakolunun hemen karşısında Demiray Han vardır. Benim orada 45 metrekare bir ofisim vardı. 25 metre karesi benim odamdı. Oraya iki masa koyduk. Geri kalan bölümde ise bir sekreter masası.. 1988 yılının şubat ayında, o odada Exim’i kurduk. Ben aynı zamanda iplik toptancılığı işine devam ediyorum.

Carl Caekeart aynı yılın nisan ayında Türkiye’ye gelmeye karar verdi.

Ve onun gelişi, doğrusu film gibi bir yenilikçi pazarlama öyküsü de yarattı. Sıfırdan kurulmuş, iki kişiden oluşan, büyük hedeflere sahip, asıl sermayesi yenilikçilik, girişimcilik olan bir şirketi, büyük bir gruba, hele yabancı bir şirkete olduğu gibi anlatmakla işi alma şansımız neredeyse sıfırdı.

Anlatacağım bu öyküyü, yıllar sonra kendisine işin gerçeği ile anlattık. Bize gerçeği o gün anladığını ve kendimize inancımızdan etkilenerek işi verdiğini söyledi. Artık ne kadarı doğru, bunu bilmiyoruz.

O gün olmasa bile, yakın gelecekte sahip olacağımıza inandığımız büyük şirketi, yönetmen, esas kahramanlar, yardımcı oyuncular, dekor ve kostümleriyle, dört dörtlük bir senaryo ile anlattık. Ve başardık!

Carl Caekeart’ı 45 metrekarelik alanda ağırlayamazdık. Yanımızdaki yer Gaziantepli bir işadamınındı. Ondan rica ettim; ‘Ahmet Ağabey, senin dükkânı bize 2 günlüğüne verir misin? Bir işimiz var’ dedim. ‘Ne işi’ dedi. Bir an düşündüm. Şirketi kurduktan sonra bile zor anlattığım işimi o an anlatamazdım. ‘Boşver sorma’ dedim. ‘Tamam al’ dedi.

Benim İngilizce ve Fransızcayı çok iyi bilen bir arkadaşım vardı. Onu sekreterim olarak gösterdim. İstanbul Sanayi Odası Protokol Müdürü olan bir arkadaşım daha vardı. Onu da ihracat müdürü yaptık. Mahmutpaşa’dan konfeksiyon ürünleri, Mısır Çarşısı’ndan kuru kayısı gibi bir şeyler aldık, onları ofise koyduk. Sözde bu ürünlerin ihracatını yapıyoruz. Bu arada bir arkadaşımın Jaguarı vardı. Ben de o zamanlar Renault 9 var. Ondan da rica ettim, arabasını verdi.

Alphan Carl Caekeart’ı havaalanından aldı. Ofise yaklaşırken araç telefonu ile yoldan aradı, herkes hazırlandı. Yan taraftaki gerçek sekreterime de ‘Geldikleri zaman buraya devamlı telefon edeceksin, ofis meşgul görünsün’ dedim. Hanın birçok yerini özel olarak temizlettim.

Yeni fincanlar alındı. Tabelamız asıldı. Sultanhamam’da bir de sırt hamalları vardı. Çok kalabalık oldukları için hanın içinde kötü bir görüntü oluşuyorlardı. Hayri Bey’e -hala da yanımda çalışır- ‘Aşağı in, hamallara Vali yardımcısının geldiğini söyle’ dedim. Bir baktım ki bütün hamallar ortadan kaybolmuş. Bu arada Hayri Bey asansörün başında duruyor. Gelen gidene ‘Asansör bozuk’ diyor. Amaç adamı biran önce ofise atmak! Carl geldi, onu ofiste ağırladık. Tekstil ürünleri ve kuru kayısı ihraç ettiğimizi anlattık. Türkiye’nin potansiyelinin büyüklüğü ve bu işi bizim kotarabileceğimizi anlatıyoruz. Görüşmeler bitti ama karar daha belli değil… Öğlen oldu. Programımız onu özel bir rehber eşliğinde Topkapı sarayını gezdirmek ve Konyalı Lokantası’nda yemek yemek. Ofisten çıktık. Jaguar kapının önünde! Ben direksiyona geçtim ve birlikte Topkapı Sarayı’nın yolunu tuttuk. Bu arada ben arabanın klimasını çalıştıramıyorum, yetmedi camları da açamıyorum. Fazla da kurcalamıyorum ki işkillenmesin. Kırmızı ışıklarda kapıyı açıp temiz hava alıyoruz.

Topkapı Sarayı ve Konyalı oldukça etkileyici geçti. Sonra yine kırmızı ışıklarda temiz hava tedariğini yaparak Carl’ı oteline bıraktık. Sıcaktan yolda uyumuştu bile.

Carl akşam kararını açıklayacak. Akşam onu Bebek’teki Süreyya Restorana davet ettik. En iyi masa, en iyi şarap, arkasından da distribütörlüğü verdiğini söylediğinde getirilmek üzere kutlama adına Dom Perignon şampanya şef garsona tembihlenmiş durumda. Sonuçta şampanya patlatıldı. İşi kotarmıştık. Distribütörlüğü aldık.

Arkasından Barkod yazıcı ve Barkod okuyucuların distribütörlüğünü almak gerekiyordu. Onları almak bizim için kolaydı. Çünkü Telxon’un temsilciliği alan, öteki şirketlerin distribütörlüğünü kolaylıkla alabiliyordu. Bu senaryolara ihtiyaç olmaksızın ikisini de yazışma ile aldık. Peki bu ürünler ve ürünlerle çalışan projeler için yepyeni bir pazarı nasıl yaratacaktık? Nasıl satacaktık? Asıl zor dönem şimdi başlıyordu.

O dönemde, Türkiye’de Unilever gibi çok uluslu şirketler, yurtdışında depo otomasyonu, mobil satış gibi konularda projelerinin bulunması nedeniyle, yaptığımız işe aşina idiler. Biz de bunu, distribütörlüğünü yaptığımız firmaların referanslarından öğrenmiştik. Dolayısıyla onlara bu tür projeleri satmak, ikna etmek daha kolay oluyordu.

Unilever Algida Türkiye’de dondurma üretmeye başlamıştı. Onlara “mobil satış, dağıtım otomasyonunu” yapmak için bir öneri götürdük ve projeyi satmayı başardık. İşte bizim ilk büyük projemiz buydu. Bu satış, Algida’nın dağıtım kanallarının büyümesine bağlı olarak büyüdü ve bize yatırımlarımızı yapmak, kadrolarımızı oluşturmak, gelişimimizi sağlamak için uzun bir süre fon sağladı.

Satışlar çok yüksek değildi ama ürünler çok pahalıydı. Örneğin bir seti 7000 dolar civarında bir fiyata satıyorduk. El terminalinin üzerindeki yazılım, back-office dediğimiz, depodaki ana programa bağlıydı. Bu sayede Algida dondurmalarının hangi kamyondan, nerede, ne kadar satıldığının, merkeze geri dönüldüğünde stokta ne kadar mal kaldığının, ne kadar para toplandığının vs. hesaplarını kolayca veriyordu. Üretimlerini de bu bilgiler sayesinde kolayca yönlendirip, hangi ürünlerini daha öncelikli üreteceklerine karar vermeye ve stoklarını daha iyi kontrol etmeye başladılar. Çok yararlı bir projeydi.

Bu işe toplam beş kişi başladık. Bir sekreter, bir yazılım mühendisi, bir muhasebeci, satışa da kendimiz çıkıyorduk. Böyle bir çekirdek ekiple işimize devam ediyorduk. Sonra kadro yavaş yavaş büyümeye başladı. 1993 yılına geldiğimizde 2 milyon 700 bin dolar civarında bir ciroya ulaşmıştık. Fakat yatırıma ve eleman alımına devam ettiğimiz için her şeyi ucu ucuna yetiştiriyorduk. Kısacası çok uzun bir süre tencerede pişirip kapağında yedik. 1993 yılında yaklaşık 40 kişiydik.

Ama hayatta işler her zaman yolunda gitmez!

HAYAT HER ZAMAN PLANLANDIĞI GİBİ GİTMEZ

Girişim öykümü anlatmaya başlarken hatalar üniversitesine kaydımı yaptırdığımdan bahsetmiştim.

Yenilikçi düşünce sistemine sahipseniz, hatalar üniversitesinde öğrenime de başlamışsınız demektir. Bu Üniversiteden size diploma vermezler. Mezunu da yoktur. Girişimci ve yenilikçi olduğunuz sürece bu üniversitede öğrenciliğiniz devam edecektir. Bunun adı tecrübedir ve tecrübenin sonu yoktur.

‘Bir musibet bin nasihatten iyidir’ derler. İstediğiniz kadar iyi eğitim alın, okuyun, hatalarınız olacaktır. Tecrübe dediğiniz engin bir denizdir ve denizle şaka olmaz!

Önemli olan hatalardan ders çıkarmak. Yaşamınızda mümkünse keşkeleriniz hiç olmasın. Hatalarımızdan ders çıkarıp aynı hatayı tekrarlamadan bugüne ve önümüze bakmalıyız. Geçmişimizle uğraşmamalıyız.

Türkiye’de 1994′de yaşanan ekonomik kriz, tüm iş dünyasını olduğu gibi bizi de kötü etkiledi. Ama doğrusu bizimki biraz ağır oldu. Ciromuz 1,5 milyon dolara düştü. Bütün projeler durduruldu. Yalnızca proje satan bir şirket için bu durumun sonuçları çok ağırdı!

Bankalara, vergi dairelerine, SSK’ya ve yurt içindeki firmalara 700.000 dolar civarında borçlandık. Bugün baktığınız zaman, elbette bizim çapımızdaki firmalar için büyük rakam değil. Ama borcun miktarı firmanın büyüklüğü ile bağlantılıdır. Yıl 1994, proje yok, para kazanılmıyor ve yıllık kredi faizleri yüzde 225.

Her şeyimiz hacizliydi. Öyle ki artık hacze verecek mal bulamıyorduk. Bir yandan da işler kötü gidiyordu. Maaşlar ödenemiyor, çalışanlarımızın bir bölümü ayrılmak istiyor. Bunlar elbette aynı zamanda çok acı şeylerdi… Çok büyük bir stresti. Bu stres benim sağlığımı bozdu. Ağır bir akciğer enfeksiyonu geçirdim, ölümden döndüm. Bir ay hastanede yattım.

Bu arada krizden önce, 1993 yılında, günlük para akışımıza yardımcı olması için bir fast food işine girmeye karar vermiştik. Nasıl olduysa, Sultanahmet Köftecisi ile tanıştık. Bakırköy, İstanbul Caddesi’nde güzel bir dükkân tuttuk. Dekorasyonunu yaptık, hatta birincisini açmadan ikinci şubeyi konuşmaya başladık. Elbette bu anlattıklarım, bugün geriye dönüp bakınca doğru adımlar değildi.

Siparişleri verdik, dükkânları açıyoruz. Ben hastaneden ateşler içinde çıktım. Dükkânı açtım, 39,5 derece ateşle hastaneye geri döndüm. Daha kötü oldum, kalkmamam gerekiyordu. Vücut çok dirençsiz, ciğerlerim su toplamaya başladığı için on adım bile atsam nefes nefese kalıyordum. Kısa bir süre sonra dükkanları devrettik. Ama dediğim gibi, hata yapmadan deneyiminiz olmuyor. Kim ki bu dünyada “Ben hiç hata yapmadan başarı elde ettim” diyorsa yalandır.

Ve her yeni girişim, her cesur girişim, yenilikçilik değildir.

Hastalığı atlattım ve işimin başına döndüm.

Küçüldük, iki ortak, çantaları alıp tekrar sahaya çıktık. Ama o günler inanılmaz zordu. Günümün yüzde 80′i günlük problemleri halletmekle geçiyordu. Hacizler geliyordu.

O şartlar içinde elbette yaşam standartlarım da dibe vurdu. Arabamı sattım. Ben üç yıl boyunca işten-eve, evden-işe ve dışarıdaki işlerime taksiyle gidip geldim. Ama bu arada krizden iki yıl sonra şirketin başına bir genel müdür getirdik, ona her türlü imkanı sağladık. Şirketin genel müdürünün arabası vardı, benim Yönetim Kurulu Başkanı olarak arabam yoktu. Buna özveri de diyebiliriz, kendine güven de, ne istediğini bilmek de. Ben patrondum. Para kazanıldığı zaman ben istediğim arabayı alırım ama Genel müdürümüz profesyonel olarak çalışıyordu. Bizi en iyi şekilde temsil etmesi gerekiyordu. Dolayısıyla ben tüm bu yaşadıklarıma “sebat” diyorum.

Burada şunun da altını çizmek istiyorum: Sorunlarla başa çıkabilmek için ipin ucunu hiçbir zaman bırakmayacaksınız. Bıraktığınız zaman devamı çorap söküğü gibi gelir. Elinizde hiçbir şey kalmaz. Direnmelisiniz. Şu da bir yoldur: İpin ucunu bırakıp hayata sıfırdan başlarım diyebilirsiniz. Ama bu kez de alnınızın akıyla o işten çıkmamış olursunuz. Onu da ben kendime yediremezdim. Bu düşünce ile tüm borçlarımızı, binbir güçlükle 4 yıl içinde uygun bir seviyeye indirerek krizden çıkmayı başardık.

Krizde iletişim çok önemlidir. Sessizlik ise en tehlikeli şeydir. Sürekli olarak sorununuz olan kurumlarla, kişilerle ve ekibinizin her üyesi ile irtibat halinde olmanız, onları motive etmeniz gerekir. Ama bir şey var; sizi kim motive edecek? Yalnız başınasınız. Eğer, “Bu işi yapacağım” diyorsanız, güçlü olacaksınız. Başka çareniz yok!

Peki ben kendimi nasıl motive ediyordum? Her zaman için küçük hedefleri büyük başarının bir parçası olarak gördüm. Vergi dairesinden hacze gelen insanları o gün geri gönderebilmek, gümrüğe gelmiş malı çekebilmek, müşteriye faturayı kesmek, tahsil etmek, ödeme yapmak… Bu adımların hepsi birer birer beni motive ediyordu. O günü sorunsuz atlattıysak veya bir sipariş aldıysak mutlu oluyordum.

1996′da 1993′ün cirosunu ancak yakalayabildik. Kriz bize üç yıl zaman kaybettirdi. 1996′da da borçlar vardı ancak makul seviyedeydi. Bu da yeni yatırım yapmamızı engelliyordu.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ KRİZ DE ATLATTIRIR

Yenilikçi düşünce sistemi ile oluşturulmuş bir iş fikrinin, tek başına, başarı için yetmeyeceğini belirtmiştim.

Exim, yarattığımız sektör, aldığımız projeler. Bunların hepsi, bizi iyi bir noktaya getirmişti. Önemli bir başarıydı. Fakat tamamen projelere bağlanmıştık. Ve ekonomik kriz patladığında, ağır bir darbe yedik.

O halde yenilikçi düşünce sistemi ile kurduğunuz işi geliştirmeniz, zincire yeni halkalar eklemeniz, riski dağıtmanız ve bunu sürekli kılmanız gerekiyor.

Yenilikçi düşünce sisteminin dört önemli unsurunu saymıştım; Vizyon, eylem, değer yaratmak ve sürdürülebilirlik. Bizde dördüncü unsur eksik kalmıştı.

Yıl 1998.

Ve işte o an herşey yeniden başladı.

Exim’de sattığımız tüm donanım ürünlerinin bakım, onarım, kurulum desteğini veren teknik servis departmanı vardı. Teknik servis departmanının faaliyet alanını genişletip Teknoser’i kurduk. Teknoser bugün 400 kişilik bir ekiple faaliyetlerine devam ediyor.

Sultanahmet köftecisini açtığımız şirketi yani Planet Gıda’yı da, Planet ödeme sistemleri A.Ş. olarak değiştirip, ödeme sistemleri konusunda dünyanın en iyi firmalarından biri olan Ingenico’nun distribütörlüğünü aldık. Bu firma önceleri satış müdürlüğü seviyesinde Exim’in altında bir departman iken, ayrı bir yönetim yapısı altında faaliyet göstermesine karar verdik. Şu anda Planet Ödeme Sistemleri A.Ş 20 Milyon Euro üzerinde ciro üreten bir firma haline geldi.

1998 yılında, bu üç şirketimizi tek çatı altında birleştiren Teknoloji Holding’i kurduk.

O dönemde POS pazarı küçüktü. Çok büyük satışlar yoktu ama yıldan yıla pazar hızla büyüyordu. Yenilikçi bir projemiz vardı. Mobil ödeme imkanı yaratan Mobitex modemleri POS’lara yerleştirerek satışını gerçekleştirdik. Böylece Türkiye’de Mobil POS’ları hayata geçirdik. Aslına bakarsanız Ingenico’nun bizimle çalışmaya karar vermesinde de en önemli etken bu yenilikçi proje olmuştu.

İlk satışımızı da Yapı Kredi Bankası’na yaptık. Daha sonra GSM/GPRS POS’lar çıktı. Fakat Mobil POS ile birlikte en büyük pazar olan ve kablolu telefon hatlarıyla çalışan POS işine de girmiştik.

Satışlar hızla arttı. Türkiye’nin büyük bankaları ile çalışmaya başlamıştık. Planet hızla büyüyordu. Doğal olarak, Teknoser de servis ve bakım anlaşmalarıyla hızla büyüdü.

Uzmanlığımız ile pazardaki boşluk birleşince başarı gelmişti. Pazardaki o boşluğu çok güzel doldurduk. O zamanlar bu hizmetleri yalnızca büyük şirketler veriyordu ve fiyatları yüksekti. Biz daha düşük fiyatla, aynı kalitede hizmet vermeye başlayınca, işler bize gelmeye başladı. Böylelikle ciddi bir pazar payı yakalamış olduk.

Zincirin halkalarını oluşturan şirketlerimizle, kaybettiğimiz dört yılın ardından atağa geçtik. 2001 yılında, krizden üç hafta önce, hiçbir yere borcumuz yoktu, üstelik işletme sermayemiz de vardı.

Yenilikçi ve girişimci yönümüzle, 2001 krizinden güçlenerek çıktık.

2001 krizi, beklenenin ötesinde derin bir krizdi. Bilişim sektörü yüzde 50 küçüldü. Döviz hızla yükseliyordu. Borcumuz yoktu. Burada uygulanacak iki yönetim stratejisi olabilir. Birincisi: Küçülür beklersiniz, piyasaları iyi izlersiniz, düzelme başladığında tekrar atağa geçersiniz. İkincisi ise, kriz=fırsat gözüyle bakarsınız. Genelde yapılanın aksine agresif bir satış politikası ile büyüme stratejisi izleyip atak yaparsınız. Burada risk şudur: Eğer kriz derinleşirse, elinizdekini de kaybeder ve bir daha toparlama şansını da kaçırabilirsiniz. Fakat eğer ekonomi, krizden çıkma eğilimine girerse bir yılda üç yıllık yol katedersiniz. Biz ikincisini seçtik. Sonuç: 2001 yılını yüzde 50 küçülen bir pazarda yüzde 8 büyüme, 2002 yılını ise yüzde 102 büyüme ile kapattık. Strateji tutmuştu. Üç şirketimizin rakipleri de oldukça kan kaybetmiş, biz ise küçülen pazarda hiçbir rakibimizin izlemediği stratejiyi izleyerek karlı bir şekilde büyümeyi başarmıştık.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ ALIŞKANLIK YARATIR

Yenilikçi düşünce sisteminin bir yaşam biçimi olduğunu belirtmiştim. Bu öyle bir yaşam biçimi ki tüm hücrelerinize işler. Dünyayı bir “fırsatlar cenneti” olarak görmeye başlarsınız. Bulunduğunuz her nokta, sayısız fırsat görüp iş fikirleri geliştirmeniz için bir araçtır. Başka bir ifadeyle gün içinde vaktinizin önemli bir bölümünde “gelecekte yaşarsınız”. Gördüğünüz fırsatlar, girişimci ruhunuzla, heyecanınızla, azminizle, tecrübenizle birleştiğinde, hayal edemeyeceğiniz kadar kısa süre içinde büyük çaplı bir iş sahibi olabilirsiniz.

Bu fırsatlar, biraz önce saydığım altın kurallarla birleştiğinde başarıya ulaşıyor: Vizyon, eylem, değer yaratma ve süreklilik!

İşte bizim bir fikir üzerine inşaat ettiğimiz İddaa da böyle doğan, çok başarılı bir iş fikriydi.

Herşey Spor Toto için açılan ihale ile başladı. 17 milyon dolarlık cirosu ile potansiyel büyüklüğünün çok altında bir seyir izleyen Spor Toto’nun ihalesine girmeye karar verdik. Fakat bu ihaleye girmek için yeterli paramız yoktu. Daha önce ortaklık yaptığımız Çukurova Grubu’na, Turkcell ile ihaleye birlikte girme teklifini götürdük. Kabul ettiler.

Yanımıza bir de bu konuda dünyanın en hızlı büyüyen ve en başarılı şirketlerinden olan Yunanlı Intralot’u da aldık. Teknoloji Holding’in yüzde 20, Intralot’un yüzde 25 ve “yüzde 100 Turkcell katılımı” olan Turktel’in yüzde 55′lik ortaklığıyla 2002′de İnteltek kuruldu.

Bu arada merkezi Yunanistan’da bulunan Intralot; entegre oyun sistemleri, oyun dizaynı, geliştirmesi, operasyonu ve desteklemesi konularında uzman bir grup. Dünyanın çeşitli ülkelerinde operasyonları bulunuyor.

Inteltek, Spor Toto Teşkilat Müdürlüğü tarafından düzenlenen ihaleyi kazanarak 2002′de operasyona başladı (Müşterek Bahis Oyunlarının Çoklu Erişimli Elektronik Ortamlar Üzerinden Oynatılması ve Merkezi Sistem Kurdurulması ve İşletmeciliği konulu ihale).

Hikâyemiz de aslında burada yeniden başlıyor. Eğer klasik Spor-Toto oyunu ile kalsaydık, şu anda İnteltek vasat bir şirket olabilirdi. Ama Yunanlılar bize, klasik Spor-Toto oyunlarının dünyada uzun bir süredir düşüşte olduğunu, yeni trendin “İddaa” türü oyunlar olduğunu anlattılar. Kendilerinin İddaa oyununu Yunanistan’da oynattıklarını ve 1,5 milyar Euro ciro yaptıklarını söylediler.

Bu gerçekten göz kamaştırıcı bir rakamdı. Orada 1,5 milyar Euro ciro yapılıyorsa, Türkiye’de -gelir daha düşük ama nüfus fazla olduğundan- iki misline ulaşmak işten bile değildi. Bu bizim gözlerimizi kamaştırdı ve oyun Spor-Toto’ya teklif edildi.

Spor-Toto’nun yöneticileri bu oyunu ihalesiz verdikleri takdirde dava edilebileceklerini öne sürerek yeni bir ihale açılması gerektiğini söylediler. Nitekim yeni ihale açıldı. İhaleye fazla katılan olmadı. Teknik olarak Yunanlılar bu işi yaptığı ve know-how onlarda olduğu için büyük bir avantajımız vardı. Ve 2 Ekim 2003 tarihinde, ihaleyi kazandık.

İhaleyi aldıktan sonra Yunanlılara hemen terminal siparişleri verildi. Terminaller geldi, kurulmaya başlandı, merkez sistem kuruldu, bayilikler dağıtılmaya başlandı. İlk dönemde bayilik vermemiz çok zordu. Çünkü insanlar oyunun ne olduğunu, tutup tutmayacağını bilmiyordu. Ama bu dönem çok çabuk geçti.

İddaa oyunu, Nisan 2004′de “3 yıl içinde 1 milyar dolar ciro hedefi” ile yola çıktı. 2004 yılının sonuna gelindiğinde, Spor Toto Teşkilat Müdürlüğü İddaa sayesinde, bir önceki yıl 17 milyon dolar olan cirosunu, 167 milyon dolara, 2005 sonunda ise 987 milyon dolara çıkarmıştı. İddaa’nın bahis oyunları pazarındaki payı Nisan 2004′de yüzde 1′den, Aralık 2005′de yüzde 37′ye çıktı.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNDE, İŞ İLE DUYGUSAL BAĞ KURULMAZ

2005 yılı, Teknoloji Holding’in tarihinde yeni bir dönüm noktasıdır. O yıl, ortağım ile 18 yıllık ortaklığımızı noktalamaya ve farklı kulvarlarda yolumuza devam etmeye karar vermiştik.

Ortaklığı sürdürmekte, ortaklığı bitirmekte bir sanattır. Aslında ortaklık bir taviz verme sanatıdır.

Özellikle grubun gelecekteki yeni yatırımları ilgili fikirlerimiz ve ilgi alanlarımız, oldukça farklılaşmıştı. Artık yenilikçi düşünce sistemlerimiz, birbiriyle farklı kulvarlardaydı. Farklı yatırım alanlarına odaklanmak istiyorduk.

Bu noktada, borçlarımızı kapatarak, müşterilerimizin, iş ortaklarımızın, kısacası tüm çevremizin algılarındaki güçlü konumumuzu koruyarak, yeni ve temiz birer başlangıç yapmak istedik.

Elinizdeki değeri 100 olarak varsayalım. Eğer bu değeri 50-50 paylaşmak istiyorsanız, nakit akışınızın güçlü, kullandığınız kredilerin ise yaptığınız işe oranla düşük olması gerekir. Aksi takdirde, ayrılık nedeniyle oluşacak türbülans nedeniyle, 100′ü 50-50 yerine 10-10 paylaşırsınız. Müşterilerinizi kaybedebilirsiniz, distribütörlüklerinizi kaybedebilirsiniz, yeni iş almada zorlanabilirsiniz.

Yenilikçi düşünce sisteminde, bana göre çok doğru olan bir başka altın kural var. Çok değerliyken, zirvedeyken sat! İş hayatında, geçmişin değerleri ve yönetim anlayışıyla her zaman başarılı olamazsınız. İşinizle duygusal bağ kurmanız, onu nesiller boyu devam eden bir aile şirketi haline getirmeniz, her modelde başarı getirmez. Hatta bazen satmak, işin daha fazla büyümesini sağlar.

Dolayısıyla, işinizle kurduğunuz duygusal bağ yenilikçi düşünce sisteminin özelliklerinden biri değildir.

2005 sonunda, İnteltek firmasındaki hisselerimizi satarak şirketten ayrıldık. Bu işlem, süreye bağlı yarattığı değer açısından Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en önemli ve en değerli şirket satışıdır. Kazan-kazan felsefesiyle, tüm taraflar için büyük bir değer yaratan, büyük bir satış operasyonuna imza attık.

Bu satış öyküsü de yenilikçi düşünce sistemi ile, adım adım planlanmış, ince ince dokunmuş, stratejik bir başarı öyküsü oldu.

Her dönem yaşamımda yepyeni bir başlangıç oldu.

İşte o an herşey yeniden başladı.

YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ, FARKLI FİKİRLERE DE AÇIKTIR

Duruma bir bakalım: Kredilerinizi kapatmışsınız, borcunuz yok ve paranız var. Ne yaparsınız?

‘Ben artık yoruldum’ diyerek, mevcut işlerinizin gelirleri ile çok fazla uzayıp kısalmadan yola devam edebilirsiniz.

Bu bir tercih meselesidir.

Fakat benim hayatımda, yenilikçi düşünce sistemimde, her zaman yatırım, değer ve istihdam yaratma vardır. Bunlar olmadan, üretmeden, değer yaratmadan, ülkene yarar sağlamadan yaşam o kadar da keyifli değildir.

Ne demiştim? Girişimciye rahat batar!

Başarıya ulaşan yenilikçi kararların dört önemli unsura bağlı olduğunu daha önce de belirtmiştim: Vizyon, eylem, değer yaratma ve sürdürebilirlik.

Bugün hayatıma dönüp baktığımda, her zaman bu felsefe ile yaşadığımı, bu felsefeyi çürüten onlarca hata da yaptığımı ve yerimde duramadığımı görüyorum. Böyle mutluyum. Yenilikçi düşünce sistemine sahip bir girişimci başka türlü yaşayamaz.

Ve yenilikçi kararlarımızın son halkası, bu yıl içinde gerçekleştirdiğimiz yeni yatırım olan, Embrio adlı şirketimiz oldu.

Embrio; yeni bir girişim ve bir yenilikçilik merkezi. Teknoloji Holding’in yeni girişimlerinin yanı sıra, İnternet ve mobil platformda yatırım yapmak isteyen girişimcileri ve profesyonelleri de destekliyor. Büyümek için uygun ortam arayan, İnternet ve mobil dünyaya yönelik fikirleri veya tasarıları hayata geçiren bir teknoloji üssü. “Kazan-Kazan” ilkesi ile hareket ediyor.

Bunun anlamı şu: Türkiye’yi yeni girişimlerimizin yanı sıra yeni girişimcilerle de tanıştıracağız. Embrio, girişimcilik gücümüz ve tecrübemizle, “yeni fikirlerin işe dönüşmesi için”, finansmandan pazarlamaya, teknolojiden yönetime kadar, ihtiyaç duyulan her konuda destek oluşturan bir platform. Embrio bir kuluçka şirket. Bu kuluçka makinesindeki yumurtaların hepsi birer yeni fikir ve proje, belli bir olgunluktan sonra da hepsi ayrı birer şirket olacak.

Yani Embrio melez bir şirket; hem kuluçka şirketi, hem de risk sermayesi şirketi olarak faaliyet gösteriyor.

Dolayısıyla Embrio, bir işadamı ve girişimci olarak beni de, ilk şirketimiz olan Exim’i kurduğumuz gündeki gibi heyecanlandırıyor.

Neden Embrio? Bu şirket, bizim yeni iş fikirlerimizi büyütüp geliştirmesinin yanında, hayata yenilikçi düşünce sistemi ile bakan, fakat imkanları sınırlı olan gençleri, profesyonelleri, girişimcileri de destekliyor.

Gücünü girişimcilik ve yenilikçilikten alan bir grup olarak, yenilikçi düşünce sisteminin, Türkiye’nin geleceğini değiştirebileceğine inanıyoruz. Buna sahip olan girişimcilere de destek vermek istiyoruz.

Embrio, kurulduğu günden bu yana 500′den fazla proje başvurusu aldı. Bu projelerin bir tanesinin hayata geçmesi bile, çok şeyi değiştirebilir.

Daha fazla girişim, daha fazla yatırım ve istihdam demek. Her başarılı iş fikri, Türkiye’nin önünde yeni bir pencere açacaktır, buna inanıyorum. Dolayısıyla, bütün hayatımı da göz önüne aldığımda, Teknoloji Holding olarak da bu anlamda önemli bir misyonu hayata geçirdiğimizi düşünüyorum.

Bugün 48 yaşındayım ve heyecanım, arayışlarım hiç bitmedi.

Gelecekte de herşey yeniden başlayacak…

Emin Hitay
Yönetim Kurulu Başkanı
Teknoloji Holding
7. Pazarlama Zirvesi (2006) Konuşması

Ben Kimim ?

Celiker BahceciMerhabalar, ben Çeliker BAHÇECİ. 2004 den beri özel sektörde bilgisayar mühendisligi ve egitmenlik yapıyorum. Yine aynı yılın Ekim ayından beri sitemde .Net ile programlama ve hayat görüşüm ile ilgili makalelerimi yayınlıyorum. Blogum dışında Yazgelistir.com, mobilnedir.com gibi ineta kapsamındaki bir çok siteye Microsoft teknolojileri ile ilgili yazılar yazmaktayım.
Bu site ile sizinde hayatınızı anlamlandırmanızda bir parça katkımın olması dilegiyle...